KERKÜK-CEYHAN’IN YENİDEN İNŞASI: HÜRMÜZ’ÜN GÖLGESİNDE TÜRKİYE-IRAK ENERJİ ORTAKLIĞININ SINANMASI

Home Uncategorized KERKÜK-CEYHAN’IN YENİDEN İNŞASI: HÜRMÜZ’ÜN GÖLGESİNDE TÜRKİYE-IRAK ENERJİ ORTAKLIĞININ SINANMASI
KERKÜK-CEYHAN’IN YENİDEN İNŞASI: HÜRMÜZ’ÜN GÖLGESİNDE TÜRKİYE-IRAK ENERJİ ORTAKLIĞININ SINANMASI

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın Bağdat temaslarının ardından yaptığı “Irak’tan Ceyhan’a petrol akışı devam edecek” açıklaması, ilk bakışta rutin bir diplomatik nezaket cümlesi gibi okunabilir. Oysa bu ifade, önümüzdeki günlerde imzalanması beklenen on iki aylık geçiş anlaşmasının arka planında, yarım asırlık bir enerji ortaklığının hukuki, siyasi ve jeopolitik bakımdan aynı anda üç ayrı kırılma noktasından geçtiği bir döneme denk gelmektedir. Bakanın Bağdat’ta Irak Petrol Bakanı Basim Muhammed Hüdeyir ve Başbakan Ali ez-Zeydi ile gerçekleştirdiği görüşmeler, yalnızca bir boru hattının teknik sürekliliğini değil, Türkiye’nin bölgesel enerji mimarisindeki konumunu da yeniden tanımlayan bir müzakere sürecinin parçasıdır.

YARIM ASIRLIK BİR PROJENİN HUKUKİ VE SİYASİ MİRASI

Türkiye ile Irak arasındaki Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması, 1973 yılında imzalanmış ve 2010 yılında on beş yıllık bir süre için yenilenmiştir. Bakan Bayraktar’ın da vurguladığı gibi, bu proje 1970’lerden bu yana kesintisiz biçimde işletilen, bölgenin en eski enerji altyapı anlaşmalarından birini temsil etmektedir. Ancak hattın işleyişi, özellikle 2014-2018 döneminde Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin merkezi Bağdat hükümetinin onayı olmaksızın gerçekleştirdiği petrol ihracatına Türkiye’nin aracılık ettiği gerekçesiyle açılan uluslararası tahkim davasıyla ciddi bir hukuki yük altına girmiştir. Tahkim mahkemesinin Türkiye aleyhine 1,5 milyar dolarlık tazminat kararı vermesi, hattı yaklaşık iki buçuk yıl boyunca fiilen atıl bırakmış; 2018 sonrası döneme ilişkin ikinci bir tahkim dosyasının hâlâ taraflar arasında gündemde olması ise hukuki belirsizliğin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir. Bakan Bayraktar’ın görüşmelerde “geçmişte yaşanan bazı hadiseler ve bölgedeki istikrarsızlığın hattın tam kapasiteyle kullanılmasına imkân vermediğini” ifade etmesi, bu hukuki mirasın hâlâ müzakerelerin çerçevesini belirleyen bir unsur olarak varlığını sürdürdüğünün zımni bir kabulüdür. Nitekim hattın 2026 yılı Mart ayında yeniden devreye alınması, günlük 170-250 bin varil düzeyinde sınırlı bir akışla başlamış olup, bu rakam hattın teorik 1,5 milyon varillik kapasitesinin ancak altıda birine tekabül etmektedir. Dolayısıyla mevcut aşamada konuşulan “akışın devamı” ifadesi, kapasitenin tam kullanımından ziyade, asgari düzeyde de olsa sürekliliğin korunmasına işaret etmektedir; bu da iki ülke arasındaki enerji ilişkisinin normalleşme sürecinin henüz tamamlanmadığını ortaya koymaktadır.

HÜRMÜZ FAKTÖRÜ VE ÇEŞİTLENDİRME ZORUNLULUĞU

Bakan Bayraktar’ın açıklamalarında öne çıkan “İran ve ABD arasındaki gerilim ve savaşla küresel piyasalarda yıllardır devam eden belirsizliklerin bağlantısallık ve çeşitlendirme ihtiyacını zorunlu kıldığı” vurgusu, tesadüfi bir söylem tercihi değildir. Irak’ın ham petrol ihracatının neredeyse tamamı, coğrafi olarak Basra bölgesindeki güney terminalleri üzerinden ve Hürmüz Boğazı güzergâhından gerçekleşmektedir. ABD-İran çatışmasının yarattığı güvenlik ortamı, bu tek güzergâha bağımlılığın Irak ekonomisi açısından ne denli kırılgan bir yapı oluşturduğunu somut biçimde göstermiştir; nitekim Hürmüz çevresindeki kısıtlamalar nedeniyle Irak’ın petrol ihracatının savaş öncesi seviyelerin üçte birine kadar gerilediği bildirilmektedir. Bu tablo karşısında Bağdat yönetimi, ihracat kapasitesini kısa vadede günlük 220 bin varilden 770 bin varile çıkarmayı öngören bir acil eylem planını devreye almış olsa da, bu rakamlar dahi Kerkük-Ceyhan hattının verimli işletilmesi konusunda Türkiye tarafının beklentilerini tam olarak karşılamaktan uzaktır. Bu bağlamda, Kerkük-Ceyhan hattının yalnızca ikili bir ticari düzenleme olmanın ötesinde, Irak’ın enerji ihracatında güzergâh çeşitliliğini sağlayan stratejik bir sigorta mekanizması işlevi üstlendiği söylenebilir. Türkiye açısından ise aynı gelişme, Körfez kaynaklı arz kesintileri karşısında ülkenin alternatif ve güvenilir bir enerji koridoru olma iddiasını güçlendiren bir fırsat penceresi açmaktadır. Bakanın “Basra’ya kadar hat uzatma” önerisi de tam olarak bu çerçevede okunmalıdır: Irak’ın yıllık yaklaşık üç milyon varillik ham petrol ihracatının önemli bir bölümünün, Hürmüz’e alternatif olarak Akdeniz çıkışlı bu hat üzerinden gerçekleştirilebileceği öngörüsü, Türkiye’yi yalnızca bir transit ülke değil, bölgesel arz güvenliğinin tamamlayıcı unsuru konumuna taşımaktadır.

27 TEMMUZ EŞİĞİ: YENİ ANLAŞMANIN MÜZAKERE DİNAMİKLERİ

Mevcut gelişmelerin en kritik boyutu, 1973 tarihli anlaşmanın 27 Temmuz 2026 itibarıyla yürürlükten kalkacak olmasıdır. Türkiye, 21 Temmuz 2025 tarihli Cumhurbaşkanı kararıyla anlaşmanın otomatik olarak beş yıl daha uzamasına imkân tanıyan hükmü işletmeme, yani süre sona ermeden bir yıl önce yazılı bildirimde bulunma yönünde irade ortaya koymuştur. Bu karar, Ankara’nın mevcut anlaşma metnini artık sürdürülebilir bulmadığının ve yeni, kapsamlı bir çerçeve talep ettiğinin açık bir göstergesidir. Irak tarafı, SOMO aracılığıyla mevcut anlaşmanın en az bir yıl uzatılmasını talep etmiş olsa da, Türkiye bu talebe sıcak yaklaşmamış; bunun yerine yeni anlaşmada hattın tam kapasiteyle işletilmesini güvence altına alacak mekanizmalar, bağlayıcı asgari hacim taahhütleri ve taahhüt edilen oranın altında kalınması hâlinde uygulanacak cezai düzenlemeler gibi başlıkları öne çıkarmıştır. Bakan Bayraktar’ın Bağdat’taki basın açıklamalarında “önümüzdeki 12 ayı kapsayacak anlaşmayı son aşamaya getirdik” ifadesi, bu bağlamda kalıcı bir çözümden ziyade, tarafların üzerinde daha kapsamlı görüştüğü uzun vadeli çerçevenin olgunlaşmasına zaman kazandıracak bir geçiş düzenlemesi olarak okunmalıdır. Zira Ankara ile Bağdat arasında yaklaşık bir yıldır sürdürülen görüşmelerde, hattın Basra’ya kadar uzatılmasını içeren kapsamlı öneri henüz nihai bir mutabakata dönüşmüş değildir. Bu noktada dikkat çekici bir husus da müzakerelerde uzlaşı sağlanamaması hâlinde Türkiye’nin boru hattı akışını tamamen durdurma hakkını saklı tutmasıdır; bu da 27 Temmuz tarihinin yalnızca sembolik değil, doğrudan ticari ve diplomatik sonuçlar doğurabilecek bir eşik niteliği taşıdığını göstermektedir.

KALKINMA YOLU PROJESİ VE BÖLGESEL ENERJİ MİMARİSİNİN YENİDEN KURGULANMASI

Bakan Bayraktar’ın açıklamalarında öne çıkan bir diğer boyut, Kerkük-Ceyhan hattının yalnızca petrol taşımacılığıyla sınırlı kalmayan, çok katmanlı bir enerji ortaklığına dönüştürülmesi vizyonudur. Bu çerçevede Türkiye’nin sınırındaki mevcut doğal gaz arzının Irak’a aktarılması ve orta-uzun vadede aynı altyapının ters yönde işletilerek Irak ile Körfez kaynaklı doğal gazın Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırılması fikri, boru hattı diplomasisinin tek yönlü bir ticari ilişkiden çok yönlü bir enerji koridoruna evrilme potansiyelini ortaya koymaktadır. Bu vizyon, Ankara’nın Kalkınma Yolu Projesi’ni yalnızca bir ticaret ve ulaştırma koridoru olarak değil, aynı zamanda bölgesel bir enerji hattı olarak konumlandırma hedefiyle doğrudan örtüşmektedir. Elektrik iletim hattı kapasitesinin artırılması yönündeki karşılıklı ilgi de bu çok boyutlu bağlantısallık stratejisinin bir başka bileşenini oluşturmaktadır. Ne var ki bu iddialı vizyonun önünde, Irak’ın kendi içinde de alternatif güzergâh arayışlarını sürdürdüğü gerçeği durmaktadır. Bağdat yönetimi, Amerikan ve Katarlı şirketlerle Basra-Haditha-Kerkük-Ceyhan ve Basra-Haditha-Baniyas güzergâhlarını kapsayan ön anlaşmalar üzerinde çalışmakta; bu durum, Irak’ın tek bir koridora bağımlılığı azaltma stratejisinin Türkiye güzergâhıyla sınırlı kalmadığını, Suriye üzerinden Akdeniz’e açılan alternatif bir hattın da masada tutulduğunu göstermektedir. Bu çoklu güzergâh arayışı, Türkiye açısından bir tehdit olarak değil, bölgesel enerji mimarisinin yeniden şekillendiği bir dönemde Ankara’nın sunduğu altyapının rekabetçi üstünlüğünü kanıtlama zorunluluğu olarak okunmalıdır.

Sonuç olarak, Bakan Bayraktar’ın “Irak’tan Ceyhan’a petrol akışı devam edecek” açıklaması, hukuki mirasın ağırlığı, Hürmüz kaynaklı arz güvenliği kaygıları ve 27 Temmuz’da sona erecek anlaşmanın yarattığı zaman baskısının kesiştiği kritik bir eşikte okunmalıdır. On iki aylık geçiş anlaşması, tarafların köklü bir enerji ortaklığını sonlandırmaktan ziyade, bu ortaklığı çok yönlü ve daha dayanıklı bir çerçeveye kavuşturma iradesini yansıtmaktadır. Türkiye’nin bu süreçte üstlendiği rol, yalnızca bir transit ülke pozisyonunun ötesine geçerek, Basra’dan Ceyhan’a uzanacak potansiyel hat genişlemesi, karşılıklı doğal gaz akışı ve elektrik bağlantısallığı gibi çok katmanlı bir bölgesel enerji mimarisinin kurucu unsuru olma iddiasını taşımaktadır. Bu iddianın somut bir gerçekliğe dönüşüp dönüşmeyeceği ise, önümüzdeki haftalarda imzalanması beklenen anlaşmanın kapsamına, hattın fiilen ulaşacağı kapasite düzeyine ve Bağdat’ın alternatif güzergâh arayışları karşısında Ankara’nın sunduğu şartların rekabet gücüne bağlı olacaktır.

Doç. Dr. Anıl Çağlar ERKAN

Leave a Reply

Your email address will not be published.